Ankara’da bir şair: Nurettin Özdemir

İstanbul dışında yaşayan şairlerin hakkettikleri ölçüde tanındıkları söylenebilir mi? Ben pek sanmıyorum. Evet elbette yaşadıkları şehirlerin dışına taşan, isimlerini Türkiye’nin hatta dünyanın bazı bölgelerine ulaştırabilen şairlerimizin sayısı az değil. Ama ne yazık ki bazen iyi, hatta çok iyi şairler bile edebiyat dünyasının unutkanlığına maruz kalabiliyor. Meselâ İlhan Geçer, Ayhan İnal ve Yavuz Bülent Bâkiler Ankara’dan İstanbul’a gelmeselerdi edebiyat âleminin içine bu derece girebilirler miydi? Doğrusu zannetmiyorum. Ankara’da böyle iyi iki şairi biliyorum. Biri Mehmet Turan Yarar, diğeri Nurettin Özdemir. Mehmet Turan Hoca ile birebir de tanıştık, Ankara’ya gittiğimde ziyaret ettim. Kendisiyle bir mülâkat yaptım, sohbet ettik. Ama ne yazık ki Nurettin Özdemir’de bu şansı yakalayamadım, inşallah ilerde olur.

İsterseniz önce şairimizin biyografisine bakalım. 1927 yılında Gümüşhane’nin Kelkit ilçesinde doğdu. Hüseyinbeyoğlu ailesine mensup, ilçenin mahalli idarecilerinden Fikri Özdemir ile Kezban Rukiye Hanım’ın 4 çocuğundan ikincisidir. İlk ve ortaokulu Kelkit ve Gümüşhane’de, liseyi Trabzon ve Haydarpaşa’da okudu. 1951 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesini bitirdi; çalışma hayatına serbest avukat olarak başladı ve çocukluk arkadaşı Hikmet Odabaşıoğlu ile evlendi. Askerlik görevini, Piyade Yedeksubay Okulu 49. dönem ikincisi olarak 1959 yılında Ankara’da yaptı. Paraşüt ve planör ‘C Brövesi’ sahibidir. Nurettin Özdemir, siyasete de atıldı ve 1961 yılında Gümüşhane’den Cumhuriyet Halk Partisi milletvekili seçilerek Parlamento’ya girdi. 1972 yılına kadar TBMM’de Gümüşhane’yi temsil etti ve bu arada TBMM Başkanlık Divanı’nda idare amiri olarak görev yaptı. 1980 yılında Kültür Bakanlığı müşavirliğine atandı ve bu görevinden emekli oldu. 1988 yılında Türkiye Kızılay Derneği Genel Merkez Kurulu üyeliğine, 3 yıl sonra da Kızılay Genel Başkan Vekilliğine seçildi. 1999 yılında bu görevinden ayrıldı.

ŞİİR BİRİCİK MEŞGALESİ

Trabzon’da iken Boztepe dergisini çıkaran Nurettin Özdemir yarım asrı aşkın zamandır şiirle uğraşmaktadır. Türk şiirinin neredeyse bütün temalarına el attı. Şiire, Yahya Kemal Beyatlı’nın çizgisinde başladı, uzun yıllar Ahmet Hamdi Tanpınar şiirinin mükemmel estetik anlayışı, olgun sanatı ve üstün mimarî anlayışının peşinden koştu; onun rüyalı, hülyalı ve dâüssılalı iklimlerinde aralıksız kanat çırptı. Feyzi Halıcı, onun şiirini kalbinden başka hiçbir şeyin emrine vermediğini ve sanatının bir bakıma “Yahya Kemal, Ahmet Hamdi Tanpınar ve R.M. Rilke sentezi” olduğunu söyler.

Çeşitli gazete ve dergilerde siyaset, sanat, ahlâk konuları ile ülkenin ekonomik meseleleri üzerine makale ve mektupları yayınlayan Özdemir’in bir çok radyo ve televizyon programında yaptığı konuşmalar vardır. 1981 yılında Yugoslavya’da “Struga Şiir Akşamları Festivali”nde, 1992 yılında da “12. Dünya Şairler Kongresi”nde ülkemizi temsil eden şair, biri kız beş çocuk babasıdır. Hayat Şiiri, Yağmur Sonrası, Yitik Sevgi, Vakit Geçti Yorgunum adlı şiir kitapları bulunan Özdemir, 1997’de bütün bu şiirlerini Zaman ve Aşk isimli eserinde topladı. Bazı şiirleri bestelendi.

İSTANBUL ŞAİRİ

Nurettin Özdemir, şehirlerin sultanı İstanbul’u çok sever. Dolayısıyla Yahya Kemal’i ve Tanpınar’ı da. Zaten Tanpınar’la tanışmış, kendisine şiirini okumuş ve takdirini kazanmıştır. Yahya Kemal ve Necip Fazıl gibi dev şairlerin sohbetine iştirak etmiş ve onları yakından tanımıştır. İstanbul sevgisinin bir canlı şahidi de Feyzi Halıcı’dır. Nitekim Halıcı, şairin Âsitane’ye olan muhabbetini Özdemir’in kitabına yazdığı önsözde anlatır. 29 Nisan 1997 tarihinde kaleme alınan bu yazıda bakınız Halıcı şairimizi nasıl anlatıyor:

“Nurettin, İstanbul’a bir şiiristan mülkü olarak can-ü gönülden âşıktır. İstanbul’u en güzel ve anlamlı bir şekilde şiirlerinde yaşayan ve yaşatan üç büyük şairin etkisi olmuştur. Batı dünyasının değerli sanatçısı Rilke eserleriyle, düşünceleriyle Nuretin Özdemir’i ne derece etkilediyse, Yahya Kemal Beyatlı ve Ahmet Hamdi Tanpınar da onun güçlü ve yetenekli bir şair olmasında aynı derecede söz sahibi olmuşlardı.”

(Zaman ve Aşk, Nurettin Özdemir, sunuş yazısından, Ankara 1997, s. VIII)

Şairimizin şiirinde ve gönül dünyasında “İstanbul”un apayrı bir yeri vardır. O bütün derin izleriyle, unutulmaz hâtıralarıyla hayatında yer almış bir şehirdir. Bir özge şehirdir. “Yetim İstanbul” şiiri çocukluk masallarıyla başlar:

Bir zümrüt masaldı çocukluğumuz;

Bembeyaz çiçekler söylerdi onu.

Nedir, bilir misin unuttuğumuz?

Ömrün başlangıcı, masalın sonu.

Acısı duyulur bir yerimizde,

Küçük şehirleri hatırlamanın.

Bir sır gibi yaşar gözlerimizde,

Buğulu rüyası geçmiş zamanın.

Şair “Duaların narin yapraklarında” sevdiğini arar ve İstanbul’da teselli bulur. Ancak yaşanmışlıklar göz önünden hiçbir zaman gitmez:

Seninle güzeldi kubbeler şehri.

Senin yüzün kadar büyülü seher;

Boğaz, sahil boyu, firûze nehri

Ve garip rüyalar içinde sefer.

Uzakta Küçüksu, Kandilli, Hisar.

Kimsesiz yollarda ayak seslerin.

Bana gülümsüyor, asırlık çınar

Dalları içinden mavi gözlerin.

Aşkın sahilinde böldük nasibi.

Yollar ölesiye bekler gelgeni.

Suyun ve toprağın sarışı gibi,

Şimdi bir başkalık sarıyor beni.

Ay, sarmaşıklardan gülmüyor artık;

Işıklar düşmüyor sulara pul pul.

Şimdi yollarımın hepsi karanlık,

Şimdi her şeyiyle yetim İstanbul!

(Zaman ve Aşk, s. 118-119)

KAPLAN VE KABAKLI NE DİYOR?

Elbette şairler hakkında otoritelerin söyledikleri ve yazdıkları önemsenir. Nurettin Özdemir için de küçük bir araştırma yaptığımızda, daha 1970’li yıllarda Mehmet Kaplan’ın Şiir Tahlilleri’nde Nurettin Özdemir’e ve şiirine değer verdiğini ve onun bir şiirini kitabında değerlendirdiğini görürüz. Özdemir’in şiirlerinden “Gece’de” şiirini tahlil eden Kaplan, yazının sonunda şöyle der:

“Nurettin Özdemir’in bu şiiri söyleniş bakımından olduğu kadar muhtevaca işleniş bakımından da güzel, derin ve olgun bir şiirdir.” (Şiir Tahlilleri 2 Cumhuriyet Devri Türk Şiiri, 3. baskı, Kasım 1980, İstanbul, s. 550-552)

Ahmet Kabaklı da Türk Edebiyatı’nda Nurettin Özdemir’e bölüm ayırır ve üç şiirini okuyucularının dikkatine sunar. Hayatı hakkında da bilgi veren Kabaklı, “Nurettin Özdemir, yapıcı, milliyetçi bir dünya görüşüne sahip olup şiirlerinde vatan güzelliklerini ve milletimizin değerlerini terennüm etmiştir. Şiirlerinde özcü ve gelenekçilik ön safı tutan Özdemir, hece vezniyle ahenkli mısralar söylemiştir. Aşk ve tabiat temaları, şiirinde geniş yer alıyor.” (Türk Edebiyatı, Ahmet Kabaklı, 4. Cilt, Türk Edebiyatı Vakfı Yayınları, 10. baskı, s. 453)

HALICI’NIN GÖZÜYLE ÖZDEMİR’İN ŞİİRİ

Nurettin Özdemir’in yakın arkadaşı olan Feyzi Halıcı, şairin Zaman ve Aşk isimli kitabına yazdığı “Şiir İnsanoğlunun Özgürlüğüdür” başlıklı sunuş yazısında bize Özdemir’i tanıtır ve iyi bir portresini çıkarır. Özellikle şairimizin şiir ve sanat anlayışı üzerinde dururken şöyle der:

“Biraz Selçuklu, biraz Osmanlı amma doluca, Anadolu’ca bir ifade ve sunuş esprisinin yiğitçe değerlendirilişini, şöyle iç içe yarenlik edercesine okuyunca, kendinizi Nurettin Özdemir’in şiir dünyasında bulursunuz. Orta Asya’dan Hâce Ahmet Yesevî’nin Hikmet’lerine sıçrayan şiirin altın parıltısı, Yunus’layın bir çerağ halinde Anadolu’yu nasıl aydınlatırsa, Divan Edebiyatı aynı çerağla Mevlânâ’nın soluğuyla, bitimsiz aşkıyla nice zamanları, gönül gönül nice canları tapşırıp yirminci yüzyılın kuşluk vaktine getirirse, elbette Hüseyinbeyzade Çakır İbrahim Ağa’yı tarihî bir soy ağacı halinde karşınızda bulursunuz. Yalçın bir dağ başı serinliğinde Nurettin Özdemir’in gür sesi coşkulu bir sevgiyle dünyayı ayağa kaldırır; davullarla, zurnalarla bir düğün ve şölen aydınlığıyla mest olursunuz. ‘Vatan’ şiiriyle tarihin aralık kapısından girer. ‘Destanlar içinde Aziziye’ tabyalarına uzanır, ‘Kars Kalesi’ndeki Bayrak’la özgürlüğün yaşama sevinciyle bütünleşirsiniz.” (Aşk ve Zaman, Nurettin Özdemir, Ankara 1997, s. V)

Özdemir’in bu kitabındaki “Bende Yaşayanlar” başlığı ile “en güzel aile şiirlerini de gündeme getirdiğini” belirten Halıcı şöyle devam ediyor: “Hepsi de birbirinden güzel ve anlamlı, alışılagelmişin dışında bu parçalar her okuyanı düşündürecek, sonra gururlandıracak örnek şiirlerdir.” (a.g.e.)

Nurettin Özdemir şiiri ciddiye alan bir sanatkârdır. Sağlam bir dili vardır, ustaca deyişe sahiptir ve Türkçe’ye karşı Yahya Kemal gibi “vehmi” vardır. Bu vehim onu Türkçe’nin en güzel mısralarına yöneltir. Gelenekten beslenirken, modern deyişlerden ve teknik söyleyişlerden de yararlanır.

ŞİİRLERİ

Nurettin Özdemir “Amansız Koşu”da yalın ifadelerle bize güzel şiirlerinden bir örnek sunuyor:

Bunca yıl kapında bekleyen zaman,
Şimdi bir tay gibi dolu-dizgin koşuyor.
İçim bağbozumu, yolum toz duman,
Bu çetin koşuya dayanmak çok zor.

Şair, “Artık Vakit Geçti Yorgunum”da bizi geçmiş zamanın güzel iklimlerinde soluklandırır. İstanbul’a âşık bir şairin ruhundan yükselen bu nağmeler, sultan şehrin terennümleridir aynı zamanda.

Hep seni bekledim gelmeyen
Çocukluğumda, o altın çağda
O eski masallardan çıkıp ansızın
Kırbacı, sihirli seccadesi ve Keloğlan’la
Göklerin yedi kat güzelliğinden

Hep seni bekledim gelmeyen
Gençliğimde, o hür aynalarda
O cömert çağrısında çeşmelerin
Delikanlı bilekler üstünde
Beyaz gelinliklerle salınıp giden

Hep seni bekledim gelmeyen
Çılgın vuruşunda yüreklerin
Yağmur sonrasında bir sabah
Denizle güneşin kucaklaştığı
İstanbul’un en güzel semtinden

Hep seni bekledim gelmeyen
Yaylalarda, dumanlı doruklarda
Doru taylar üstünde uçarı, kaygısız
Mavzer namlularında sıcak, emin
Ve Köroğlu gibi dağların yücesinden

BEKLEYEN ŞAİR

Şair, bu bekleyişin ardında yaşadıklarını çevresiyle de paylaşır ve şu mısralara döker:

Hep seni bekledim gelmeyen
Kavgalarda düşman bakışlarında
Soğuk parıltısında bıçakların
Emsâlsiz dostluklar uğruna
Yiğit yüreklerle vurulup düşen

Hep seni bekledim gelmeyen
Çocuk seslerinde akşam üstleri
Daracık sokaklarında küçük şehrin
Köşe başlarını döner dönmez
Anne sevgilerine karışıp
Uzak dünyalardan gülümseyen
Hep seni bekledim gelmeyen

Hep seni bekledim gelmeyen
Kavgasız, şarkısız ve umutsuz…
Beklemek hep beklemek, beyhûde, boş
Ne kalbim yitik sevgilerle sarhoş
Ne de mes’ut bakışlarına vurgunum.
Artık vakit geçti yorgunum.

Nurettin Özdemir kelimeleri tanır, şiiri bilir ve muhteva ile şekil arasında sağlam bir irtibat kurar. Onun “Çaresiz Dâvet”i bu tarz başarılı şiirlerinden biridir:

Dal mısın, içimde kırılan nedir?
Nedir akşamlarla beni kuşatan?
Bütün gecelerin yükü bendedir.
Bendedir yıldızlar ve mavi zaman.

Bendedir çocuğun ilk tebessümü,
Ayın ilk vuruşu mavi sulara.
Bende yaşanmamış zaman bölümü,
Bende göreceğin en güzel rüya.

Bende köklerine süzülen ışık.
Yaprağın tılsımlı yeşili bende.
Benim, pencereni örten sarmaşık
Ve solmayan çiçek gönül bahçende.

Benim, bahar bahar yönelen sana.
Toprağına düşen ilk cemre benim.
Umut-umut yüreğime dolsana,
Dolsana dünyama, tükeneceğim.

İNANÇLI MISRALAR

Ve şair, insan uzuvlarının hayatımızdaki önemli yerini bilir ve bunu bilmeyene de bildirmek ister. “Sularda bir beyaz köpük, / Dağlarda bir mavi duman/ Ellerin!” diyen şair Rabbine duaya yükselen ellerin kudsiyetini de bu şiirin bazı mısralarında şöyle dillendirir:

Getirir bereket ve huzur,
Alır bakışlarımdan yalnızlığı
Ve yakar yıldızları bir bir
Göğe uzanan
Ellerin!

Güzel kavramı herkese göre değişir değil mi? Bakışlar farklı, yaklaşımlar değişik, güzellik anlayışı çeşit çeşittir. İşte Nurettin Özdemir’in “Güzel”i de böyle bir “güzel”dir:

Bir uykudan bir uykuya geçmek güzel.
Durgun sudan coşkun suya geçmek güzel.
Bir bahçeden bir bahçeye geçer gibi,
Aşka, o büyük duyguya geçmek güzel.

Güzel, her çağda güzel, bugün de dün de güzel.
Bir sanatkar gözünün gördüğü günde güzel.
Senin ellerinin sihrine değmişse eğer,
Yalnız hayat değil çocuğum, ölüm de güzel. (Zaman ve Aşk, s. 127

ŞİİRDE VAR HÜZÜN

İstanbul’u gören, yaşayan ve tanıyan şair, ömrünün büyük bir bölümünü Ankara’da geçirmiştir. Bu hâl İstanbul’a olan sevdasının bir hüzün bulutuna yüklenmesini beraberinde getirmiştir. “İçlenme” şiirinde biz bir şairin buruk hasretini hissederiz:

Yıllar geçiyor; umutsuz, kayıtsız yıllar…
Gömülüp gidiyorum hatıralara.
Acı yüklü gemiler demirliyorlar,
Yüreğimin ıssız limanlarına!

Neden böyle çabuk kesildi hızın?
Mavi göklerimden kaydı yıldızın.
Nasıl da karışıp gittin ansızın
Yaylaların ince dumanlarına!

Seher rüzgarıyla bahçemde esen,
Gün vurunca yeşil dallarda yüzen,
Muhacir kuşlarla dönüp de gelsen,
Eş olsan yurdumun ceylanlarına!

Tüter buğu buğu özlemin yerden,
Peygamberin bahçesinde güllerden,
Beş mübarek vakitte minarelerden,
Karışsan Tanrı’nın ezanlarına.

Ayetler.. hadisler.. dualarla nur…
Bir avuç toprağa ‘Yasin’ okunur.
Başını kaldırıp bir baksan n’olur
Yüce dağlarına, ormanlarına.

Anadan, oğuldan, yardan uzaksın!
O yerde ‘kimsesiz’ nasıl yatarsın?
Hep böyle hasret mi uyuyacaksın,
Aybüke’lerine, Serhan’larına?

Ecelin oku mu bağrını deldi?
Ölüm mü hayattan daha güzeldi?
Heyy oğul! .. seni çok göresim geldi.
El-pençe dikilsem divanlarına!

Yıkılmaz dağımdın, durulmaz selim.
Kırıldı kollarım, tutmuyor elim.
Nefesim kesildi, dönmüyor dilim.
Ey sabır! .. al beni ummanlarına. (Zaman ve Aşk, s. 21)

Şairin “Avare Duygular”ında da benzer bir keder hâlini görürüz. Bir çok şair gibi çocukluğuna, çocukluk rüyalarına ve hülyalarına bağlıdır Özdemir. Bu yönüyle Ziya Osman’ı andırır. Eski bahçede geçen, “zümrüt masallarla dolu gece”lerde geçen çocukluğunu unutamaz, şöyle der:

Tutma ellerimden; çaresizlik bu!

Bırak yalnızlığa duygularımı!

İçimde sevmenin çılgın korkusu,

Zalimce bölüyor uykularımı.

Bir ses çağırıyor beni derinden.

Vuruyor masmavi sulara aksın.

Aşkın dönülmeyen sahillerinden,

Bir hatıra gibi bana dönersin.

(Zaman ve Aşk, 82)

Şair, yaşadığı hayatı bazen karamsar bir biçimde ve sıkıntılı olarak tasvir eder. “Aşka, Çocukluğa, Güzelliğe ve Zamana Şiir” bu tarz bedbin havaların hâkim olduğu şiirlerdendir:

Bu ev, bu dört duvar, bu harap bahçe;

Bu, beni çepçevre kuşatan sükût.

Bu her gün bambaşka bir düşüncede,

Beliren sonsuzluk ve zalim hudut.

Şair bunaldığı bir sırada ışıklı günlere gider, mesut çocukluk devrine döner ve şu güzel mısraları yazar:

Hırçın mesafeler, büyülü zaman;

Alnımda yılların kırışıkları…

İşte en güzel şey; çocukluğumdan

Kalbime dökülen gün ışıkları!

Aydın bir sabahın tebessümünde,

Eriyen güzellik, rüyalar gibi.

Beni aynalarda saran düşünce,

Ve sonra kaybolan gök maviliği.

Çılgın fırtınalar ortasına hür,

Düşen her yaprağın hüznüyle mahzun…

Zaman bizi bizden alıp götürür,

Bir başka masala, garip ve uzun.

(Zaman ve Aşk, s. 91)

TÜRKÇE’NİN NAKIŞLARI

Hangi şair masallara merak salmamış, çocukluğuna hasret duymamıştır. Nurettin Özdemir de “Masal Gibi”de bizi mutluluklarla dolu özge bir âleme götürür:

Şimdi bir düş gibi, hayal gibisin.
Çocukluk günlerimdeki masal gibisin.
İçimde baharlarla büyüyen
Bir yeşil yaprak, bir ince dal gibisin.

(Zaman ve Aşk, s. 166)

Özdemir’de şiir mermere nakış nakış işlenmesi gereken bir kutsal sanattır. Bu yönüyle o üstatları kabul ettiği Yahya Kemal ve Tanpınar gibi sabırlıdır. Az şiir yazar ama öz şiir yazar. “Mermerde Nakış” şiirindeki hava, isimlerini zikrettiğimiz iki edebiyat üstadının şiir anlayışına ne kadar benziyor değil mi? Ben bu şiirde Yahya Kemal’in “Süleymaniye’de Bayram Sabahı” eserinin tadını buldum. Bilmem siz de okuduktan sonra bu kanaatimi paylaşacak mısınız?

Mermerde düşünce, ürperme, âhenk;
Yılların bağrında koyulaşan renk.
Yaşıyor sır gibi, canlı ve derin
Mahzun rûyasında âvizelerin.
Bu ıslak taşlara dökülür, güler
Eski hatıralar içinde mermer
Nakışların sessiz mûsikisini
Nakleder bir zaman penceresinden.

Renk, âhenk, ve ışık hendesesinden
Bir dünya canlanır bir devir başlar.
Hâlâ gülümseyen bu eski taşlar,
Bu muhteşem kapı, bu çılgın sükût
Zamanın çizdiği aşılmaz hudut
Yılların mermere işleyen dili,
Âhenkle, zekânın çağlayan seli
Taşıyor sihrini ebediyete…

Atlılar koşuyor yeni bir fethe
Yeni bir zaferi bekliyor kalbim
Bu ne ulvi koşu sonsuza Rabbim…

Karanlık ufuklar çekildi bir bir
Durgun gözlerimde şâhâne devir
Canlandı bir hayâl inceliğiyle
Düşünmek isterdin. ‘İşte vesile’
İşte sana senden kalan hatıra
Ölümsüz hayatı yediyüz yıla
Sığdıran zekânın mermer heykeli
Zamanın o insaf bilmeyen eli

Bu şanlı âbide üstünde her an
Eski yazıların aydınlığından
Gösterir hüznünü ürperişlerin
Sessiz nağmelerle yükselişlerin
En büyük zevkini duyar kalbinde
Esrarlı gecenin maviliğinde
Binlerce senelik saltanatların
Bakiyelerini bekleyen yarın
Bu eşsiz kapıdan nefes almakta.

Yüksek kulelerde şanlı bayraklar
Her an alev alev dalgalanmakta.
……
Bu çılgın fırtına, bu sonsuz akış.
Oylum oylum âhenk, bu ince nakış
Bu senin ve benim geçtiğimiz yer
Her gece yeniden çıktığım sefer,
Bu kahraman ordu, bu şanlı nefer
Hudut boylarında nöbetleşenler

En yüksek burçlara çekilen bayrak;
Gökte büklüm büklüm ışıklanarak
Bulutlar içinde gülüyor bana,
Zafer müjdeleyen dalgalarına
Fetih yıllarının verdiği huzur
Kalbimde heyecan, gözlerimde nur
Mazi kıvrım kıvrım alnımda gurur
Ak ellere sinen mukaddes uğur
Doğacak günleri bana müjdeler
Üstünde bir dünya taşıyan mermer
Aydın rüyasını tamamlamakta.

Yüksek kulelerde şanlı bayraklar
Gene alev alev dalgalanmakta.

Hüznü, düşüncesi, ürperişiyle
Ve böyle muhteşem gösterişiyle
Beyazıt; bir devri yaşayan mermer
Çınarlar altında gümüş semâver
O çay; o bayraklar, şafaklar gibi
Kâseler içinde en güzel rengi
Bulutlardan bize getiren iksir.
Sonra, fıskiyeler, hûlyalı devir
Sebil, güvercinler, yıkık şadırvan
Kuşların dilinde bir eski zaman
Zümrütten geceler, ışıktan sular
Nedim’ler lâleler, zambak kadınlar
Her mevsim yeniden başlayan bahar
Bozulmuş anladım bu son seferde
Eski sır kalmamış mesafelerde.

Nurettin Özdemir, Türkçe’yi en güzel kullanan şairlerimiz arasındadır. Dilimizin ahengini hisseden ve bunu okuyucusuna da hissettirmek isteyen şair, “Dönüş” şiirinde sade bir dil ile nefis mısraları edebiyatımıza armağan eder. Türkçe’nin nakışlarını bu mısraların aralarında görmemek mümkün değil. İşte şiirin ilk bölümlerinde okuduğumuz billur mısralar:

Yıllardan yıllardan sonra bu şehir

Bu bahçeler, bu kalp, bu zalim gece…

İçimde hep aynı şarkı söylenir;

İçimde hep aynı garip düşünce.

Yıllardan yıllardan sonra bu şehir,

Bu bahçeler, bu kalp, bu zalim gece…

Sanki çocukluğun dallarda gülen;

Ve beni çağıran telâşlı sesin.

Kalbime bir ışık gibi dökülen,

Şimdi hangi uzak dağ köyündesin?

Sanki çocukluğun dallarda gülen;

Ve beni çağıran telâlı sesin.

Şair daha sonra ayrılığa sebep olan “mesafelerden” şikâyet eder.” Dönüşü olmayan günler”dir aranan, aranıp da bulunamayan. Özdemir kırık bir yüreğin sahibidir. Nitekim bunu mısraları da açığa vuruyor zaten:

Huzuru unutmuş eski bahçeler.

Tedirgin bir ışık yüzer dallarda.

Boşanmış yoluna bembeyaz seher,

Bir ölüm tufanı gibi baharda.

Huzuru unutmuş eski bahçeler.

Tedirgin bir ışık yüzer dallarda.

(Zaman ve Aşk, s. 128-129)

KISA ŞİİRDE UZUN MANA

Şüphesiz her şair gibi Nurettin Özdemir de uzun şiirlerin yanı sıra bazen dörtlüklerle de meramını ifade etmek ister. “Sen” başlıklı dörtlük de bu tarz kısa anlatımları ihtiva eder.

Anladım; gecem sen, gündüzüm sensin.
Niyazda Tanrı’ya yönelmiş yüzüm sensin.
Rabbin bana lütfettiği erişilmez güçle,
Hayatta söylenecek en güzel sözüm sensin.

Ve bohem bir şairin “Yorgun, Derbeder” mısraları bir hüzünlü ortamı meydana getirir. İşte bu şiir:

Sana geldim cümle güzelliklerle beraber.
Koyup gittin; ne selam var, ne haber.
Kırılmış aynalarda paramparçayım,
Yollarda kimsesiz, yorgun, derbeder.

VATAN SEVGİSİ

Nurettin Özdemir bir çok şairimiz gibi vatanını çok sever. Ve zaten bu muhabbeti onun şiirlerine de apaçık yansıyor. “Vatan” şiirinde biz şairle birlikte âdeta Anadolu’yu bir baştan bir başa gezeriz. İşte o sevgi ve hasret kokan mısralardan bazıları:

Vatan Kelkit’te bir kardeş mezarı

Zonguldak’ta bir maden işçisi

Rize’de çay toplayan bir gelin

Ve seccadesinde namaz kılan bir ihtiyar annedir.

Vatan

Aydın tebessümüyle Aslıhân

Ve duru bakışlarıyle Emine’dir.

Vatan

Ceylânpınar’da bir ince ceylân

Edirne’de bir ince minâredir.

Vatan

Hudut boylarında dalgalanan

Güzel bayrağımızda

Hâre hâredir.

Şiirin ikinci kısmında da ustaca söyleyişler buluruz. İşte o duygu yüklü mısralardan bazıları:

Vatan,

Isparta halısında bir gül

Ve Kütahya çinisinde

Ateşten bir lâledir.

Vatan,

Hazar gölü’nde şiirli bir akşam

Ve eski Harput’ta

Burcu yıkılmış bir kaledir.

Vatan,

Ayder Yaylası’nın yeşilliğinde,

Dağların, bulutların gözyaşı

Bir şelâledir.

(Zaman ve Aşk, s. 4)

Şair, “Kars Kalesi’ndeki Bayrak” şiirinde hamaset edebiyatı türüne iyi bir örnek verir. Bu şiiri okurken Ârif Nihat Asya’nın şiirinde rastladığımız gibi serbest vezinde de mükemmel mısralar buluruz.

Bir bayrak dalgalanıyor Kars Kalesi’nde,

Karabekir Paşa’dan yadigâr kalmış.

Bir bayrak ki, günün her saatinde,

Hudut boylarına renk salmış.

Gün görmüş, ufuklar boyunca

Şafaklar gibi dalgalanmış.

Bir bayrak ki, gölgesinde yaşayan

Toprak vatanmış.

Huzur almış fetih yıllarından;

Yüksek burçlara çekilmiş.

Bir bayrak ki, yalnız milletimin

Alnından öpmek için eğilmiş.

(Zaman ve Aşk, s. 8)

Özdemir’de memleket sevgisi, vatan tutkusu bir karasevdaya dönüşmüştür. Yaşadığı ülkenin taşına toprağına hayran, insanına âşıktır. Nitekim “Cennet Ülke” şiirinde şöyle der:

Tutun rüyalarım, tutun elimden;

O “Toprak Anne”ye götürün beni!

İnin meleklerim, inin göklerden;

İnin de “Kâbe”ye götürün beni!

Eğilin akşamlar ve mesafeler;

Zamandan öteye götürün beni!

Alın her şeyimi, alın bu yerden;

Koyun bir desteye, götürün beni!

Ezan seslerinden ve dualardan,

Örülmüş besteye götürün beni!

Kubbeler üstünden, minarelerden

Uçurun, yükseğe götürün beni!

Kur’an’la, İhlâs’lı yolun sonunda,

O “Cennet Ülke”ye götürün beni!

(Zaman ve Aşk, s. 37)

MUTLU MISRALAR

Nurettin Özdemir duyguların karmaşıklığını her insan, her sanatkâr gibi yaşar. Bazen ümitsizdir, kederlidir, hatta öfkelidir. Bazen de gelecekten ümitvardır, mütebessim çiçekler açar mısraları. O zaman keyfine diyecek yoktur. İşte “Mesut Şiir” de böyle bir ruh hâlinin aksidir:

Mavi mi, yeşil mi ufkumda yanan?

Eski bir şarkı mı dinlediğimiz?

Seninle ömrümde başlayan zaman;

Uçan kuş, doğan gün, masmavi deniz..

Dallarda rengârenk baharın şevkı,

Eteğinde garip ümitlerimiz.

(Zaman ve Aşk, s. 93)

Şair “Bir Yağmur Sonrası”nda kalbinin sesini dinler. “Eski ağrı”ların dinmesini, “eski şarkı”ların unutulmasını ister. “Bir küçük şehirde başlayan şarkı”yı hatırlamak bile istemez. Bu ince duygularına şu mısralar tercüman olur:

Hâfızamda gece bitmek üzeredir.

Hâtıralar bile şimdi çok uzak,

Kalbim, sonsuzluğun aynasına bak!..

Bu garip ve çılgın heyecan nedir?

Hâfızamda gece bitmek üzeredir.

“Çocukluğun şen dünyası”nda gezinen şair, “baharı, yaprağı, çiçeği” düşünür. Her nesne, tabiatta gördüğü her şey ona yaşadığı unutulmaz sevgiyi hatırlatır. Ama zamanla bu sevgiyi yitirir ve şöyle der:

Artık beklediğim bir şey kalmadı,

Gözlerinin mavi güzelliğinden.

Kalbim, bu kıyıda bir parça dinlen

Ve unut ömründe en güzel adı!

Artık beklediğim bir şey kalmadı.”

Şair geçmişteki hâtıraları hatırlamak istemez. Kalbinin yaşanmış bir aşkın terennümü olan “o şarkı”yı tamamen unutmak ister. Artık yeni bir hayat başlamalı dünyasında:

Bir yağmur sonrası hali var bende,

Gün vurmuş içimde yatan dağlara.

Öyle mahzun bakma mor dalgalara.

Aydınlanır garip dünyam neşende,

Bir yağmur sonrası hali var bende.

İçimde bereket, içimde huzur;

İçimde şafağın aydınlıkları…

Kalbim, n’olur terk et karanlıkları!

Götürür Tanrı’ya bizi bu yağmur;

İçimde bereket, içimde huzur.

Şair, kalbine seslenirken ona “Geçmiş geceleri düşünme sakın!” der ve ilâve eder: “Kurtul dünyasından hatıraların!” Ancak bu mümkün mü? Bir insan istese de geçmişini büsbütün unutabilir mi? Bütün telâşların, tedirginliklerin, huzursuzlukların ardından bahtiyar ümitleri içinde hisseden şair, şiiri şu ümitli mısralarla bitirir:

İçimde bereket, içimde huzur;

İçimde şafağın aydınlıkları…

Kalbim terk ediyor karanlıkları,

Geliyor dünyama saadet ve nur;

İçimde bereket, içimde huzur.

(Zaman ve Aşk, s. 115-117)

İTHAF ŞİİRLERİ

Nurettin Özdemir de bir çok şair gibi geleneği bozmaz ve bazı şiirlerini sevdiklerine, tanıdıklarına ithaf eder. “Bu yol” rubaisini gazeteci yazar arkadaşı Gökhan Evliyaoğlu’na adar:

Bu yol hem “Hayyam’a”, hem de “Sadi’ye” gider.

Ruhların dinlendiği o yeşil vadiye gider.

Geçerek beşerin alışılmış zevkinden,

Bizi şefkatle saran “aşk-ı ilahi”ye gider.

(Zaman ve Aşk, s. 173)

Bir başka gönül insanına Fethi Gemuhluoğlu’na ithaf edilmiş dörtlük ise “Nur oldun” adını taşıyor:

Hem halkımızın, hem gönlümüzün fethine memur oldun.

Bizi yıktın; ama sen ebedî uykuda mamur oldun.

Girerek Peygamberimin o güzel bahçesine,

Toprağa rahmet ve karanlık âlemlere nur oldun.

(Zaman ve Aşk, s. 175)

Ve son bir ithaf dörtlüğü daha. “Kabrinin Kenarında” adını taşıyan bu dörtlük Sahaflar Şeyhi olarak da bilinen rahmetli H. Muzaffer Ozak’a armağan edilmiş:

Harcamadım ömrümü, ne yazık ki uğruna.

Düşemedim vaktinde o mübarek yoluna.

Bana lütfettin efendim, aydınlığı sonunda,

Kabrinin kenarında vasıl oldum nuruna!

(Zaman ve Aşk, s. 175)

Nurettin Özdemir Ankara’da yaşayan değerli bir şair. Onun şiirleri üzerinde daha çok durulacak, buna inanıyorum. Bu yazı sadece yaşarken ihmal edilen iyi bir şaire kısa dokunuştan ibarettir. Bizden sonrakiler onun ulaştığı ummanlarda nice çiçekler devşirecek, nice güzellikler göreceklerdir.

26.11.2008 00:00:00


Bu içerik 39 kez görüntülendi.

Benzer İçerikler