Mezarlar ve ölüm düşüncesi üzerine çeşitleme

Mehmet Nuri Yardım

Mezarlıkları ben çok severim. Ölümü düşünmek, ölümü istemek değil elbet. Ölümün hakikati üzerinde kafa yormalı bence insan. Çünkü kaçınılmaz bir sondur ölüm. Madem ki, önünde sonunda varacağımız bir menzildir. Öyleyse ondan korkmak yerine, ona hazırlanmak, onunla dost olmak daha iyi değil mi?

Biliyorsunuz Yahya Kemal’e bir misyoner “İstanbul’un nüfusu ne kadar?” diye sorar. “80 milyon” cevabını alınca da hayretle itiraz eder: “Bu nasıl olur?” Şairin cevabı düşündürücüdür: “Biz ölülerimizle yaşarız.”
Yahya Kemal, inancımızı özünde taşıyan medeniyetimizde ölülere de sahip çıkıldığını anlatır bu mânidar cevabıyla. Şöyle bir düşünecek olursak hakikaten biz ölülerimizle yaşarız. Anadolu’da iyilik görülen bir insana yapılan en güzel dilek, vefat etmişlere edilen duadır. Mezarlıklar, türbeler şehrin merkezi yerlerine dağılmıştır. Kabristanlara sık sık gidilir ve ölülere Kur’an-ı Kerim’den sureler, ayetler, yasinler, fatihalar okunur. Dualar edilir bolca. Mesire yerlerinden biri de yeşil alanlarıyla mezarlıklardır Anadolu’da.

PARA MI, MEZAR MI?
İsterseniz yazımıza bir nükte ile başlayalım. Dara düştüğümde ben de Edebiyatımızın Güleryüzü’nden bazı nükteler bulup yazılarıma ekliyorum. Eh, ne de olsa mizahı seven bir milletiz. Belki mizah çeşnisi bulunan bir yazı kendini daha çok okutur.
Otuzun üzerinde eseri bulunan tarihçi M. Orhan Bayrak’ın en çok ilgi gören eserlerinden biri de “İstanbul’da Gömülü Meşhurlar”dır. Araştırmacılar için çok iyi bir kaynaktır. Orhan Hoca, -bereketi bol olsun- ömrünün bir kısmını bu esere hasretmiştir. Tek tek mezarlıkları dolaşmış ve çeşitli sahalarda bilinen, ünlü şahsiyetlerin nerede yattığını tespit etmiştir. Fevzi Çakmak’ı mı ziyaret etmek istiyorsunuz, hemen kitaba bakacaksınız ve yerini tespit edip gideceksiniz duanızı Eyüp Sultan’da yapacaksınız? Mehmet Kaplan’dan istifade etmişsiniz, öğrencisi olmuşsunuz veya eserini okumuşsunuz, mezarını ziyaret edip bir fatiha mı okumak istiyorsunuz? Yine bu eser size kaynaklık edebilir. Ben doğrusu Bayrak’ın bu eserini hep göz önünde tutarım ve araştırmalarımda yararlanmak isterim. Ünlü devlet adamları, yazarlar, hattatlar, ressamlar, müzisyenler, askerler ve diğer meslek mensuplarının tek tek nerede gömüldüğünü belirtiyor eser. Bir bakıma şehrin ahirete giden yol haritası.

Bir ara şöyle bir temennimi Orhan Bey’e belirtmiştim: “Mümkün olsa da bu çalışma bütün Anadolu’ya yayılsa. Ve ‘Türkiye’de Gömülü Meşhurlar’ diye bir kitap hazırlansa ne güzel olur. Hızımı alamamış ve ‘Aslında bütün Türk ve İslâm coğrafyasında böyle bir çalışma olmalı. Belki de birkaç ciltlik eser olur, ama mühim bir kaynak olarak da kütüphanelerdeki mutena yerini alır.” demiştim. Tabii bu bir temenniydi, ama belli mi olur bir gün gerçekleşebilir. Her ilin ve ilçenin belediyesi, valilik ve kaymakamlık ile elele verip böyle güzel bir kültür hizmeti gerçekleştiremez mi? Pekâlâ olur bence… Belki de bu satırları okuyan bazı okuyucular, tanıdıkları yetkililere bu konuda hatırlatmada bulunabilir, kimbilir, belki de bazı genç araştırmacılar şimdiden kolları sıvar.

Orhan Bayrak, kitabın bir baskı hakkını İstanbul Mezarlıklar Müdürlüğü’ne verir. Kitap basılacağı sırada yetkililer, Bayrak’tan te’lif hakkı olarak ne istediğini sorarlar. Orhan Hoca kanaatkârdır, “Vallahi der, ben emekli albayım. Şükürler olsun paraya pek ihtiyacım yok. Karacaahmet Mezarlığı’nda bana bir mezar yeri verirseniz yeter.” cevabını verir. Para yerine böyle bir istekle karşılaşan yetkililer sevinirler, üstelik telif hakkını az görürler. Ve Hocaya başka neler istediğini sorarlar. Yazarımız, bunun üzerine eşine de, yanıbaşında mezar yeri ister. Anlaşma sağlanır, sözleşme imzalanır. Orhan Bayrak, böylece kitabının te’lif hakkı olarak ilk defa kendisine ve eşine mezar yeri alan yazar unvanını kazanır. Bir ara Hocayla sohbet ederken, “Ben öldükten sonra mezara pek kimsenin geleceği yok, bari ben hayatta iken mezarımı ziyaret edeyim de fatiha okuyup, dua edeyim” demişti espriyle karışık. Ama bu sözde derin bir hüzün de okunuyordu. Kültür sanat adamlarına, yazarlara toplumun gösterdiği ilgiyi böylece kinayeli ve zarif bir şekilde göstermiş oluyordu.

YAHYA KEMAL’LE GÖRÜŞME ISRARI
Bu nükte yetmediyse bir tane daha anlatayım. 1970’li yıllarda Milli Eğitim Bakanlığı, zannediyorum Kendi Gök Kubbemiz isimli eseri yayımlamıştır. Bakanlıktan bir memur günün birinde İstanbul Fetih Cemiyeti’ne gelir ve müdür Osman Elçioğlu ile görüşmek ister. Memurumuz, Karamustafapaşa Medresesi’nin odasında görüştüğü Osman Beyefendi’ye, “Sizler onun yakınısınız herhalde. Yahya Kemal Beyatlı ile görüşmek istiyordum, bakanlığımız onun kitabını bastı. Te’lif hakkını kendisine ödemek istiyordum” der. Osman Bey, acıyla güler ve “Evlâdım görüşemezsiniz” diye cevap verir. Genç adam görüşmek için ısrar edince de şu açıklamayı yapar: “Peki o zaman bulunduğu yeri söyleyeyim, gider kendisine parasını verirsiniz. Yahya Kemal Bey, Âşiyan Mezarlığı’nda yatıyor.”

ÖLÜMDEN KORKALIM MI?
Geçenlerde dost toplantısında bir arkadaş, “Zincirlikuyu Mezarlığı’nın kapısında yer alan ‘Bütün canlar ölümü tadacaktır’ sözünün ürkütücü olduğunu söyledi. Toplantıdaki diğer dostlar bu itirazı kabul etmediler. Her şeyden önce bu bir ayetti ve bir çok güzelliği içinde barındırıyordu. “Tatmak” güzel bir duygu, üstelik ölüm kaçınılmaz bir akıbetti. Ondan korkmak değil, onunla dost olmak gerekti. Neyse ki, arkadaşımız da fazla ısrarcı olmadı ve konu kapandı.
Buradan bahsederken geçenlerde yaşadığım bir hâli anlatmak isterim. Her sene vefat yıldönümünde Klâsik Türk Edebiyatı hocası Abdülkadir Karahan ile ilgili bir anma toplantısı yapılır Zincirlikuyu’daki mezarı başında. 28 Temmuz günü Hocanın vefat yıldönümüdür. Muhterem ve vefalı eşi Süreyya Karahan Hanımefendi, kızı Zeynep Armağan Hanım ve damadı İbrahim Bey bu programı organize ederler. Her sene en az 20-30 kişi de gelir mezarlığa. Ben de kaçırmamaya çalışırım. Çünkü orada tanıdık simâlarla da görüşülür. Prof. Dr. Osman Sertkaya, Prof. Dr. Şeyma Güngör, Prof. Dr. Muhammet Nur Doğan, Prof. Dr. İskender Pala ve daha bir çok edebiyatçıyı Zincirlikuyu’da görürüm. Duadan sonra sohbet ederiz. Geçen gün de gittim, akşam serinliğinde dualar edilip tören bittikten sonra kendi kendime sordum: “Peki diğer hocalar için niçin yapılmaz bu tür programlar… Bir Mehmet Kaplan, bir Muharrem Ergin, bir Faruk Kadri Timurtaş, bir Tarık Buğra için niçin gerçekleşmez böyle törenler… Aileler, anma törenini evde sade bir şekilde mi yaparlar, veya bu hatırlayışlar olmaz mı?” Kendi kendime sorup durdum işte… Cevabını alamadım sorumun.

ZİNCİRLİKUYU’DA KİMLER YATIYOR?
Cumhuriyet Devri’nde hazırlanan ve insanların “şehirden uzak” olduğu gerekçesiyle (Bugün de İstanbul’un tam merkezinde) pek tercih etmediği Zincirlikuyu Mezarlığı’nda gömülen ilk meşhur bilindiği gibi şâir-i âzım Abdülhak Hâmit Tarhan’dır. Dün insanlar, uzak diye Zincirlikuyu’da yatmak istemezdi. Bugün çok zengin olanların dışında hiç kimse burada yatamıyor. Kim bilir, belki de artık yer kalmamıştır koca kabristanda.

Bu arada sevindirici bir haber vereyim size. Bu haberi de her yerde göremezsiniz, hiçbir gazetede okuyamaz, televizyonda seyredemez, radyoda dinleyemezsiniz. Çünkü medyamızın öyle bir derdi yok nedense… Hele ölüm gibi konulara pek girmek istemez gazeteci dostlarımız. Sonuç itibariyle ‘sevimsiz’ bir konudur der, geçerler. Haberim şu: Zincirlikuyu Mezarlığı, M. Orhan Bayrak ve Muhsin Karabay tarafından adım adım dolaşıldı ve meşhurların mezar yerleri tespit edildi. Hem de fotoğraflanarak. Peki bu çalışma şu anda ne durumda? Sanırım bitmiş, yayıncısını bekliyor. Bence hiçbir yayınevi böyle bir kitabı ticarî olmadığı için basmak istemez. Bu kitabı bence yine İstanbul Mezarlıklar Müdürlüğü veya Kültür A.Ş. gibi bir kuruluş basmalı ve kültür hayatımıza kazandırmalıdır. Gece gündüz çalışarak böyle muhteşem bir eseri hazırladıkları için Orhan Bayrak Hocamıza ve dostum Muhsin Karabay’a şükran borçluyuz. Ellerine sağlık. İnşallah bir gün Karacaahmet’i de, diğer mezarlıkları da birileri dolaşır ve kitaplarını hazırlar.

ÖLÜM VE MEZAR KİTAPLARI
Öğrencilik yıllarımda da mezarlıkları severdim. Hatta Eyüp Sultan mezarlığını anlattığım bir hikâyemi hocam Mehmet Kaplan’a vermiş ve ondan teşvik görmüştüm. Ölüm ve mezar şiirlerini de topladım durdum. Basıldı mı, hayır. Defterlerde ve eski ajandalarda soldu durdu. Bir gün öyle bir çalışma yapabilir miyim? Allah bilir. Ama yapılanlardan ve bu konuda basılan eserlerden söz etmek isterim. Kendisini genç yaşta ebediyete yolcu ettiğimiz Dr. Hasan Ali Kasır Ölüm Şiirleri adıyla bir güldeste yapmıştı. Ne güzel şiirler var bu antolojide. Denge Yayınları neşretmişti, şimdi piyasada var mı, bilmiyorum. Meraklısı arar, bulur. 13. yüzyıldan günümüze yüzlerce şairden pek çok ölüm şiiri… Bir kitap daha yayımlandı bu mevzuda. Bunu da M. Orhan Bayrak hazırladı. “Ölüm ve Mezar Şiirleri Antolojisi” idi adı. Yazar, edebiyatımızdaki mezar ve ölüm şiirlerinin yanı sıra, mezartaşları üzerine yazılmış olan şiirleri, manzumeleri ve düşürülen tarihleri de bu eserine almış bulunuyor. Kitap Bilge Karınca’dan meraklılara ulaşmıştı. Ölümle alâkalı eserler, şiirler yazılar çok. Bu konuda ciddî araştırma yapılmadığı kanaatindeyim. Meselâ 1980’li yıllardan itibaren Zafer dergisinde Selim Gündüzalp’in kaleme aldığı yazılar ne güzel metinlerdir. Aynı dergide yazarımız Murat Başaran’ın yayımlanmış denemeleri de çok düşündürücüdür ve bunların bir kısmı “Sevmek Ölmekle Başlar” adıyla yayımlanmış, kitap büyük ilgi görmüş ve defalarca basılmıştır.

MEDENİYETİMİZİN İŞARET TAŞLARI
Mezarlıklar hakkında son yıllarda önemli bazı büyük araştırmalar yapıldı, yapılıyor. İçimden geçeni söyleyeyim mi, kültür hizmetinde bulunan, kitap neşriyatı yapan belediyeleri çok seviyorum. Onlardan biri de Zeytinburnu Belediyesi’dir. İlçe içindeki bütün mezarlıkları, hazireleri, özellikle Merkezefendi’deki meşhur kabirleri muhteşem bir kitapta toplamıştı. O güzel eseri değerli hattat Dr. Süleyman Berk hazırlamıştı. Benzer bir esere de yine çok kıymetli sanatkâr, hattat Hüseyin Kutlu imza attı ve “Kaybolan Medeniyetimiz”i hazırladı. Bugünlerde Fatih Camii Haziresi’ndeki mezarlıklar ile ilgili olarak Kültür A.Ş.’nin yayımladığı bir eserden bahsediliyor, fakat ne yazık ki henüz göremedim. Ama görenlerden duyduğum kadarıyla devâsâ ve emek mahsulü bir eser. Bu yayınlardan bahsederken mütevazı ama mühim bir eseri unutmak doğru olmaz. Nidayi Sevim’in “Medeniyetimizin Sessiz Tanıkları” adıyla Abide Yayınları’ndan çıkan kitap küçük, zarif ama zengin bilgilerle donatılmış güzel bir çalışma. Sitemizin yan tarafında gördüğünüz www.mezartaslari.com sitesini düşünen ve uygulamaya geçiren de Nidayi Sevim’dir. Meslek olarak Beyoğlu’nda matbaacılık yapan, ama ömrünü mezarlıklarımıza hasreten bu ilginç kültür adamı ile inşallah yakında güzel bir mülakat yapar, Sanatalemi’nde size sunarız. Şimdi yazarımızın eserinden bahsedelim:

“Medeniyetimizin Sessiz Tanıkları” kitabının alt başlığı “Eyüp Sultan’da Osmanlı Mezar Taşları ve Mezar Kütürümüz” adını taşıyor. Güzel bir mezar taşının kapağı süslediği kitabın sunuş yazısı Dr. Mehmet Emin Elmas’a ait. Dr. Mehmet Emin Elmas ile Nidayi Sevim’in tanışmaları da çok hoş. Eyüp Sultan Camii’nin bitişiğindeki Mihrişah Valide Sultan Mektebi’ni bir kültür merkezine dönüştüren Mehmet Emin Bey, “Dedelerimizin mezar taşlarını okumak istemez misiniz?” başlığıyla bir Osmanlıca Metin Okuma kursu düzenler. Bu kursun ilk müdavimlerinden biri de Nidayi Sevim olur. Nidayi Sevim, zaten Eyüp hayranıdır ve evi de Piyer Loti kahvesinin hemen yanındadır. Bu kursa devam eder ve sözünü ettiğimiz eseri hazırlamaya başlar. Aslında hazırlık safhası daha eskidir, ancak okuyamadığı mezar taşlarını da kursu tamamladıktan sonra rahatlıkla okur ve eserini tekemmül ettirir.
Yahya Kemal’in “Sessiz Gemi” şiiriyle başladığımız kitabın önsözü yazara ait. Sevim şöyle diyor:
“Yanından, önünden bir sebeple kayıtsızca her gün geçtiğimiz, muhteviyatından bihaber olduğumuz mezarlıklarımızın, özellikle Osmanlı döneminden ayakta kalmayı başaranları hiç şüphesiz açık hava müzesi gibidir. Bunu yerli ve yabancı, iz’an sahibi bir çok sanatçı, akademisyen, araştırmacı bile kabul eder. Eyüp Sultan tepesinden mezarlığı seyreden meşhur bir İtalyan yazar, ‘Dünyanın hiçbir yerinde ölümü bu kadar güzel tasvir eden bir yer görmedim.’ demekten kendini alamaz.”

Muhtelif şiirler ve fotoğraflarla süslenmiş eserde, Eyüp Sultan’ın tarihi, Eyüp El Ensari Hazretleri’nin hayatı, Eyüp Sultan Camii ve türbesi, mezarlık ziyareti, Osmanlı mezar taşları, semboller, mezar taşlarına yazılan yazılar, Eyüp Sultan’da medfun şahsiyetler ile Osmanlı dönemi mezarlıklarımız ve Eyüp Sultan haziresinin bir an önce şanına yakışır bir şekilde restore edilmesi ilgili temenni ve düşünceler yer alıyor. Mezar taşlarıyla ilgili gelenekler ilgi çekici. Meselâ cellatların mezar taşlarının yazısız olduğunu yine bu eserden öğreniyoruz. Hazire deyince, aklımıza yine nükte üşüştü. Dursun Gürlek Hoca anlatmıştı. Üsküdar’daki bir camide yazılan bir yazıda “caminin hazinesi”nden bahsediliyor. Koca ‘hazire’ bir çırpıda ‘hazine’ oluvermişti. Elhâk doğrudur. Hazirelerimiz birer kültür hazinesidir. Ama bugünkü nesil, galiba o çok kıymetli hazineyi de tamtakır hâle getirmiştir.

MEZARIMI KAZIN BAYIRA DÜZE
Bir türkümüzde “Yönümü döndürün sıladan yüze / Mezarımı kazın bayıra düze.” denilir. Büyük Yunus da hakikat ehline şunları söyler: “Yunus der ki, gör takdirin işleri / Dökülmüştür kirpikleri, kaşları / Başları ucunda hece taşları / Ne söylerler ne bir haber verirler.” Aslında Divan şairlerimizin divanları ile ozanlarımızın şiirleri bir incelense ne güzel bir güldeste çıkar, tahayyül etmek zor değil?
Ölüm bizim edebiyatımızda hüznü temsil eder. Ayrılığı, kederi, figanı, acıyı haber verir. Ölüm kişinin sevdiklerinden ayrılışı, dünyadan göçüşüdür. Ama ölümün bir son olmadığını belirten din büyükleri, insanoğlunun ölümle yeni bir âleme açıldığını, sonsuzluğa ulaştıran bir kapıdan girdiğini söylerler. Onlara göre, ölüm mümin için cennet bahçelerinden bir bahçedir. Yahya Kemal de “Rindlerin Ölümü” şiirinde bu korkunç zannedilen hâdiseyi bize munisleştirir ve âşinâ kılar:

Hâfız’ın kabri olan bahçede bir gül varmış
Yeniden her gün açarmış kanayan rengiyle
Gece, bülbül ağaran vakte kadar ağlarmış
Eski Şiraz’ı hayal ettiren ahengiyle

Ölüm asude bahar ülkesidir bir rinde;
Gönlü her yerde buhurdan gibi yıllarca tüter:
Ve serin serviler altın da kalan kabrinde
Her seher bir gül açar; her gece bülbül öter.

ÖLÜM SEVDİKLERİMİZE KAVUŞABİLMEKSE EĞER

Şairler Sultanı Necip Fazıl’ın Karacaahmet şiiri ne güzeldir:

Deryada sonsuzluğu fikretmeye ne zahmet
Al sana derya gibi sonsuz Karacaahmet

diye başlar ve şu mısralarla biter:

Söyle Karacaahmet, bu ne acıklı talih!
Taşlarına kapanmış, ağlıyor koca tarih!

Şairimizin şu beytinde ölüm hakikatı ne güzel tasvir anlatılıyor:

O dem ki perdeler kalkar, perdeler iner.
Azrail’e “Hoş geldin!” diyebilmekte hüner.

Ölüm şiirlerini zikrederken Ziya Osman Saba’nın o güzelim metinlerini hatırlamamak mümkün mü. Ölmek Konusunda, Ahret, Rabbim Nihayet Sana, Bir Ölünün Arkasından ve Ölüler… Bir çok şiiri var Saba’nın ölüme dâir. Ölümü sevdiren, ölüm gerçeğini öğreten şiirler bunlar. Ve en güzel mısralarından ikisi:

En güzel, en bahtiyar, en aydınlık, en temiz
Ümitler içindeyim, çok şükür öleceğiz…

SİZ ZARO AĞA’YI HÂLÂ TANIMIYOR MUSUNUZ?
Medeniyetimizin Sessiz Tanıkları’nda elbette mezar ve mezarlık kültürümüz çok geniş ve ayrıntılı biçimde izah ediliyor. Gelinlerin mezartaşları, çocukların mezarları, meşhurların kabirleri vs. ayrı ayrı dile getiriliyor. Ama şenlikli hikâyeler de yok değil. Meselâ Zaro Ağa onlardan biridir. Eyüp Sultan Mezarlığı’nın Piyerloti’ye çıkan değil de sol tarafındaki ana yol üzerinde duran bu mezarlıktan yatan Zaro’nun hikâyesi aslında tam bir romana mevzu teşkil edecek kadar zengin. Bitlisli bir yoksul ailenin çocuğu. İstanbul’a geliyor. Hamallık yapıyor. Türlü işlere girip çalışıyor. 1774 yılında doğuyor ve 1934’te vefat ediyor. Tam 160 yıl. İlk reklâm filmlerinin kahramanı.. 1826’da Yeniçeriliğin kaldırılışı sırasında kıyımdan kılpayı kurtuluyor… Tek parti döneminde Zaro Ağa keşfedilir ve meşhur edilir. Hamamlık, modellik, reklâm yıldızlığı ve Tophane’deki yıkık harabe evinde 10. eşi eşi Kudret Hanımla evlenir. Türlü vaadlerle onu Amerika’ya götürürler. Basın ordusuyla birlikte bu ülkeye gider ve hüsranla döner. Popüler kültürümüzün belki de ilk yıldızlarından. Röportajlar, tanıtım geceleri ve olan biten karşısında hep şaşırıveren bir garip adam…

Zaro Ağa’nın doğduğu yıl Osmanlı Devleti’nin tahtında I. Abdülhamid Han oturmaktadır. Cumhuriyet’in 1930’lu yıllarında ebediyete göç eder. 160 yıllık ömründe on padişah, 28 veziri âzam, bir Cumhuriyet, iki Cumhurreisi, beş başvekil, onlarca savaş ve on tane de evlilik görmüştür. Daha ne görsün zavallı… Kitapta okuduğumuza göre Zaro Ağa 28 Haziran 1934 günü hayata veda eder. Ağanın vefat ettiği gün Şişli Etfal Hastanesi’ne bütün çocukları, torunları, torunlarının torunları da gelmiştir. Haberi alıp hastaneye koşan bir torunu feryat eder: “Hoy, hoooy, dünyaya doyamadan getti!…” Bu satırları okurken, merhum İbnülemin Mahmut Kemal İnal’i hatırladım. O manzarayı görseydi kimbilir nasıl bir nükte yapardı. Bunu, Cihan Kaynanası’nın uzmanı Dursun Hoca’ya lâzım.

MEZARI KAYIPLAR…
Bu yazıda mezarı kaybolmuş şairlerden, edebiyatçılardan bahsetmemek olmaz. Benim defalarca söz ettiğim, yazdığım Ahmet Haşim ve Ziya Osman Saba mezarlarının kederli hikâyelerini biliyorsunuz aziz okuyucular. Sadece üç hususu belirterek bu mevzuu tamamlamak isterim. Ola ki, Eyüp Sultan’a gidenler, Ahmet Haşim’in kabrini de ziyaret etmek ve karanfil şairine bir fatihacık okumak isterlerse, Eyüp Camii’nin sağındaki duvardan Piyerloti Yokuşu’ndan çıkarken ilk sola girsinler. Az ileride işaret vardır ve Merdiven şairi, orada ebedî uykusunu uyumaktadır.

İkinci husus maalesef Ziya Osman Saba’nın mezarı bugüne kadar bulunamamıştır. Bu konuda yaptığım bunca araştırma sonuçsuz kalmıştır. Dursun Gürlek, Muhsin Karabay, İrfan Çalışan, şairimizin oğulları Osman Orhan Saba ile yaptığımız araştırmalar netice vermemiştir. Ama Allah’tan ümit kesilmez. Ola ki bir gün bulunursa çok sevineceğim. Cumhuriyet devrimizin bu derviş mizaçlı şairinin, bu gönül adamının mezarının bulunamayışı beni başlarda üzüyordu, ama sonra belki de bir hikmeti vardır diye teselli buldum. Öyle ya Mevlâna ne diyordu bir şiirinde:

Ölümümüzden sonra mezarımızı yerde arama
Âriflerin gönüllerindedir mezarımız bizim.

Ziya Osman’ın mezarı yok bugün. Evet ama, onun şiirleri edebiyat severlerin dilinde, mısraları yüreklerindedir. Her iki şairimize rahmet olsun.

Bir de mezarını bulamadığım bir edibimiz Osman Cemal Kaygılı’dır. “Kayıp İstasyon” kitabımda hakkında uzun bir inceleme yaptığım Osman Cemal’in de Edirnekapı’nın alt tarafındaki Tokmaktepe Mezarlığ’nda yattığı söyleniyor. Ancak bütün araştırmalarıma rağmen yine bulamadım. Mezarlıktaki bazı kabirler, yol geçtiği için bir ara değiştirilmiş, acaba o arada mı kayboldu, bilemiyorum. O konuda bilgi alabileceğim kişilerden Talat Halman’la, geçenlerde Mimar Sinan Üniversitesi’nde Hilmi Yavuz’a doktora unvanı verilmesi münasebetiyle düzenlenen törende ayaküstü konuştum, ne yazık ki onun da herhangi bir bilgisi yok.
Yitik yazarlarımıza sahip çıkan bütün gönül dostlarına selâm olsun.

BU BÂKÎ, O BÂKÎ DEĞİL AMA…

Medeniyetimizin Sessiz Tanıkları kitabının 56. sayfasında, ünlü gazeteci yazar Hüseyin Cahit Yalçın’ın kardeşi Hüseyin Suat Yalçın’ın şu beyti dikkatimi çekti:

Nasibin baş ucunda bir ‘Hüve’l Baki’li mermermiş
Senin artık mekânın servilik altında bir yermiş.

Burada Prof. Dr. Beynun Akyavaş’ın bize anlattığı bir nükteyi hatırladım. Bir nükte ile başladık yazıya. İsterseniz yine tatlı bir nükte ile bitirelim:

Beynun Hanımefendi de mezarlıkları seven ve zaman zaman dolaşan iyi bir akademisyen. Bir gün Karacaahmet’teki tenezzüh zamanlarının birinde Divan edebiyatımızın büyük şairi Bâkî’nin mezarını ziyaret ve ruhuna fatiha okumak ister. Ancak yerini bulamaz ve mezarlıkta dolaşan koruma memurlarından birine sorar:

– Evlâdım, buralarda Bâkî’nin mezarı varmış, bulamadım, sen yerini biliyor musun acaba?
Görevli memur, mezarlıklara hızlıca bir göz gezdirdikten sonra cevap verir:
– Teyzeciğim, buradaki bütün mezarlar Bâkî’nin herhalde. Baksanıza bütün mezar taşlarında onun adı geçiyor.
Delikanlımızın “Bâki” diye okuduğu yazılar doğru ama, bunlar isim değil “Hüve’l Bâkî” ibaresiymiş. Beynun Hanım’ın bu anlattıklarını dinleyince hâlimize gülmek mi, ağlamak mı gerektiğini bir türlü kestirememiştim.

ÖLÜRSEM KABRİME GELME İSTEMEM

İbrahim Tatlıses’in seslendirdiği bir türkü müydü: “Ölürsem kabrime gelme, istemem, istemem…” Bu acılı şarkıyı yıllar önce meşhur hiciv şairi Eşref, şiir diliyle seslendirmişti. Eşref’in mezar taşı kitabesi bir vasiyet gibiymiş ve şu mısralar yazılıymış:

Kabrimi kimse ziyâret etmesin Allah için,
Gözlerim ebnâ-i âdemden o rütbe yıldı kim.

Gelmesin reddeylerim billâhi öz kardaşımı,
İstemem ben fâtiha, tek çalmasınlar taşımı!

İçine mi doğmuş nedir şairimizin… Acaba âdi bir hırsız mıdır, yoksa şairin hiciv oklarından nasibini almış bir devletlu mü işlemiştir bu çirkin fiili bilinmez ama Eşref’in kabir taşı önce kırılır, ardından çalınır. Yıllar sonra yeni bir mezar taşı dikilir başına. Şimdi o da yerinde duruyor mu, vallahi bilmiyorum aziz okuyucular. Gidip bakmak lâzım. Nerde mi yatıyor? Eh onu da Orhan Bayrak Hoca’nın kitabından öğrenebilirsiniz…

Oldu olacak bir vasiyet ile bağlayalım bu uzun yazıyı. Herkesin gönlünde bir mezarlık yatar ya… Kimi hâkim bir tepede, kimi bir köy mezarlığında… Ama ben çocukluğumdan beri gönlümü çelen Eyüp Sultan’da yatıversem diyorum. Eyüp Sultan’da veya Fatih Camii’ndeki taht misâli o musalla taşındaki kısacık saltanattan sonra yola koyulmak iyi olsa gerek. Edirnekapı’dan geçerken önce şühedayı selâmlamak, solda Mehmet Âkiflere, Ahmet Naimlere, Süleyman Naziflere, Peyami Safalara, sağda ise Bahaeddin Özkişi ve diğer merhumlara el sallamak, sonra Eyüp Sultan’ın yokuşunu çıkarken yine solda isimleri gönüllerde olan maneviyat önderlerine, Ahmet Haşim, Necip Fazıl, Fevzi Çakmak ve son yolcumuz Nusret Özcan’a merhaba demek isterim. Sağ başta, dünyada iken de çok görüştüğümüz, halleştiğimiz hocamız Ahmet Kabaklı’nın yine yakınında bulunmak hoş bir duygu. Zaten Şeyhülmuharrririn’in az ilerisinde aile mezarlığımız vardır. Ola ki, bize de yer açılır o serin topraklarda. Dersâadet’i Eyüp Sultan tepelerinden tenezzüh etmek bize de müyesser olur. Bu hususta ruhaniyetli beldemizin kültür müdürü İrfan Çalışan dostumuzun bizi kayıracağına inanıyorum.

Okuyucularımıza “Aman, mezarınıza, mezarlıklarınıza mukayyet olun” derken şairimizin o güzel temennisiyle sözümüze nihayet verelim: “Evvel giden ahbâba selâm olsun erenler!”

10.04.2010 10:17:00


Bu içerik 2 kez görüntülendi.

Benzer İçerikler